28 Temmuz 2016 Perşembe

venus project. zin



VENÜS PROJESİ

Ekonomik faaliyetleri daha verimli yürütmek adına gelişen teknolojinin de yardımıyla her gün yeni makineler ve daha gelişkin robotlar üretiliyor. Yani eskiden bizim insan gücüyle yaptığımız işleri çok daha kusursuzca ve çok daha hızlıca yapan robotlar ve makineler var artık ve daha iyileri de olmaya devam edecek. O halde  bütün işleri makinelerin ve robotların yaptığı insanların da gönüllük esasına göre günde bir iki saat çalıştığı bir dünyayı neden hayal etmeyelim. İşte buna benzer bir doğrultuda hayal kuran ve hayal kurmakla da kalmayıp bir proje tasarlayan Jacque Fresco’nun “Venüs Projesi” ile karşılaştım. Venüs projesi işlerin robotlara yıkıldığı bir dünya hayal etmenin çok ötesinde, para tabanlı kıtlık ekonomisinin toplumda yarattığı ve beslediği aç gözlülük hırs rekabetçilik gibi negatif duygu hallerini ve nihayetinde yoksullukları ve savaşları da bitirmeyi planlayan sosyolojik anlamda da bir dönüşüm projesi.  Venüs projesi için Jacque Fresco’nın bir ütopyacı oluğunu düşünebilirsiniz. Ama haklı olduğu bir nokta var; o da eğer kültürümüz bu yolda devam ederse ve bunu değiştirmeyi başaramazsak, gezegenin ekolojik dengelerinin bozulduğu, savaşlar, kıtlıklar ve büyük göçler sebebiyle kendi kendimizi yok edeceğimiz bir noktaya doğru hızla ilerlediğimizdir. Gazeteci Jolita Kelias’ın web sitesinden Venüs Projesi hakkında derlenmiş bir yazıyı buraya çeviriyorum:


Venüs Projesi, sürdürülebilir yeni bir dünya medeniyeti için alternatif bir vizyonu savunur. Böyle bir toplumsal ekonomik sistem şimdiye kadar var olmamıştır. Kültürümüzün savaş, yoksulluk, açlık, borç ve bunun gibi birçok gereksiz sefaleti asırlardır çekmeye devam etmesini sadece engellenebilir olarak görmekle kalmaz bunu tamamen kabul edilemez bulur ve kültürümüzün yeniden tasarımı için çağrıda bulunur.

Venüs Projesi, Kaynak Tabanlı Ekonomi olarak da adlandırılabilir, sürdürülebilir ve barışçıl bir dünya medeniyetine hizmet edecek küresel ve bütünsel bir toplumsal ekonomik sisteme dönüşmek için uygulanabilir bir plan ortaya koyan bir organizasyondur.  Venüs Projesi, insan haklarının sadece kağıt üstünde kalmadığı, fakat hayat tarzı olarak benimsendiği bir sisteme yönelik bir alternatif çizer.
Venüs Projesi, geleceğin nasıl olacağına dair bir tahminde bulunmaz, fakat sürdürülebilir yeni bir dünya medeniyeti için bildiklerimizi uygularsak geleceğin nasıl olabileceğine dair bir vizyon sunar. Kültürümüz asırlardır savaş, yoksulluk, açlık, borç ve bunun gibi birçok gereksiz sefaleti çekmeye devam etmesini sadece engellenebilir olarak görmekle kalmaz fakat bunu tamamen kabul edilemez bulur ve kültürümüzün yeniden tasarımı için çağrıda bulunur. Bundan daha azını yapmak bugünün dünyasında bulunan aynı kategoriden problemlerin devam etmesine sebep olacaktır.

.
Venüs Projesi sürdürülebilir yeni bir dünya medeniyeti için alternatif bir vizyonu savunur, ve böylesi bir toplumsal ekonomik düzen şimdiye kadar hiç var olmamıştır. Paranın, politikanın, parayla para kazanmanın adım adım ortadan kaldırılacağı yakın bir gelecek düşler. Her ne kadar bu idealist bir hayal gibi görünse de bu vizyon yıllarca süren çalışmalara ve deneysel araştırmalara dayanmaktadır. Eğitimden ulaşıma temiz enerjiden tüm kent sistemlerine uzanan bir kapsamı vardır.

Eğer süregiden sosyal ve uluslararası sorunlarımıza bir son vermek istiyorsak Dünyayı ve kaynaklarını tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul etmeliyiz. Dünya geniş ve yeterli kaynağa sahip. Deneyimimiz gösteriyor ki, parasal kontrol yoluyla kaynakları bölmek artık medeniyetimizi sürdürme mücadelemize tersi yönde etki ediyor.  Günümüzde artık gelişmiş bir teknolojiye sahibiz ancak sosyal ve ekonomik sistemimiz aynı derecede gelişmedi. İş mahkumiyeti ve borçlanma olmadan da dünyanın yeterli kaynakları ile herkes için bir bolluk dünyasını kolaylıkla yaratabiliriz. İnsanlığın aklı ve bilimsel ve teknolojik uygulamaları sayesinde çevreyi korurken geleceği yönlendirebilir ve geleceğe şekil verebiliriz.


Venüs Projesi, gezegenin kaynaklarının tüm dünya yaşayanlarının ortak mirası olarak kabul edildiği bir ekonomik sistem için çalışmamızı önermektedir. Parasal yöntemlerle kaynakların bölündüğü mevcut sistem insanlığın ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz olmakla birlikte medeniyetimiz için yıkıcıdır da.
Basitçe söylemek gerekirse, Kaynak Tabanı Ekonomik Sistemde, kaynakları en adil bir yöntemle en insancıl ve verimli bir şekilde bölüştürmek için kullanacağız. Tüm mal ve hizmetlerin herkes için para, borç, takas gibi herhangi bir borçlanma biçimi veya iş mahkumiyeti olmaksızın ulaşılabilir olduğu bir sistem olacak.
Kaynak Tabanlı Ekonomiyi daha iyi anlamak için şunu düşünün. Eğer dünyadaki tüm para bir gecede yok olsaydı, tarım toprakları, fabrikalar, personel ve diğer kaynaklar dokunulmadan kalsaydı, insanların ihtiyacı için gerekenleri yine de üretebilirdik. İnsanların ihtiyaç duyduğu şey para değil, fakat ihtiyaç duyduklarına finansal kaygılar duymaksızın, bürokrasiye gerek kalmaksızın ulaşabilmek. Kaynak Tabanlı bolluk ekonomisinde para gereksiz olacak.
Bu yeni sosyal tasarımın amacı servet ve güç elde etmek gibi ego merkezli sığ amaçların artık teşvik edilmediği, insanların kendilerini gerçekleştirmesinin ve yaratıcılıklarının maddi ve manevi olarak ödüllendirildiği yeni bir değerler sistemidir.


Ekilebilir arazilerimiz, fabrikalarımız, gerekli kaynaklarımız ve teknik personelimiz olduğu sürece dünyadaki tüm para yok olsa bile yine de her şeyi üretebilir ve hatta bolluk yaratabiliriz. 1929 Dünya Ekonomik Krizinde mağaza vitrinlerinde elektrikli süpürgeler ve galerilerde arabalar vardı. Dünya hala aynı yerdi. Yalnızca insanların cüzdanlarında paraları yoktu ve alım güçleri düşüktü. İkinci dünya savaşının başlangıcında ABD’nin 600 kadar savaş uçağı vardı. Çok kısa süre içerisinde bu yetersiz arz yılda 90,000 uçak sağlayacak şekilde giderildi. İkinci dünya savaşının başlangıcında soru şuydu: Bu savaşta ihtiyaç duyulacak malzemeleri üretebilmeyi sağlayacak yeterli para var mı? Cevap hayırdı. Yeterince para veya altın yoktu. Fakat yeterli kaynak vardı. ABD’nin yeterli üretime ve verimliliğe ulaşarak savaşı kazanması yeterli kaynakları ve teknik personeli sayesinde oldu.
Öyle görünüyor ki, herhangi bir devletin gerçek zenginliği onun doğal kaynaklarına ve onun fakirliği önlemek ve insanca yaşamak adına çalışan insanlarına dayanıyor. Politik ideoloji, dini inançlar, örf ve adetler fark etmeksizin kesin olarak doğal kaynaklara dayanıyor. -Örneğin temiz hava, su, ekilebilir araziler-, ve yüksek standartlarda bir yaşam için endüstriyel malzemeler ve teknik personel. Para bazlı sistem yüzlerce yıl önce keşfedildi ve o zaman için bile pek uygun sayılmazdı. Biz ise hala işlerlikten çoktan çıkmış, muhtemelen bugünün sorunlarının çoğundan sorumlu aynı sistemi kullanıyoruz. Hiç kuşkum yok ki, bugünün en zengin insanı bile Venüs Projesinin önerdiği yüksek enerjili toplum içinde çok daha iyi bir halde olacak. Kaynak Tabanı Ekonomide insanın saldırgan hali yok olacak. Sürekli olarak fazlaca kafamıza taktığımız ev kredileri, sağlık harcamaları, yangın sigortası, ekonomik krizler, işten çıkarılma korkusu ve vergiler gibi şeyleri insanlar daha fazla kafalarına takmayacaklar. Bu yüklerin ortadan kalkmasıyla ve kıskançlık, açgözlülük, rekabet gibi duygular yaratan durumların giderilmesi ile hayatımız çok daha anlamlı olacak. İlk kez insan olmak ne demek bilmeye başlayabileceğiz.


Nüfus meselesi düşünülürken en son akla getirilen şey var olan sosyo ekonomik sistemimizin tüm insanların ihtiyaçlarını karşılamada ne kadar yetersiz kaldığıdır. Özellikle de akademisyenler gezegenin sınırlı kaynaklarına karşın sınırsız bir tüketime dayalı çağ dışı sosyo ekonomik sistemimizi suçlamak yerine dünyanın artan nüfusunu suçlarlar.
Bizim aşırı nüfus problemimiz yok. Bizim var olan kaynakları akıllıca dağıtamama ve bu kaynakların sürdürülemez seviyelerde israf olmasına sebep olan bir değerler sistemi problemimiz var.
Kaynak Tabanlı Ekonomik sistemde, bu verimsizlik daha fazla sürmeyecek. Bu sisteme adapte olan insanlar tüketimciliğin tamamen karşısında duracaklar ve bu insanlar gezegenin var olan kaynaklarının değerini bilen, bu değeri kendi maddi isteklerinin üzerinde tutan insanlar olacaklar. 
Doğru yönetildiği taktirde, var olan kaynaklarımız tüm dünyanın 7 milyarlık nüfusuna ve çok daha fazlasına çok daha iyi yaşam standartları sunmaya yeterlidir. Çoğalan insanların ihtiyaçlarını karşılamakla ilgili yetkinliğimiz teknik imkanlar geliştiği ölçüde artabilir ancak herkes için istediği her alanda eğitim görme, dünyanın istediği her yerine seyahat etme, yapmak istediği işlerle ilgilenme imkanları varken insanlar evde oturup çocuk yetiştirmekle zaten pek de ilgilenmeyecekler.
En yüksek doğum oranlarının, insanların en az eğitim gördüğü en az sosyo ekonomik imkanlara sahip olduğu, gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu ülkelerde görülmesi şaşırtıcı değil.



Bu projenin en önemli sosyal yönü kaynak tabanlı bir ekonomik sistemde ekolojinin restorasyonu için bütün halkların birlikte çalışması olacak. Amaç Dünyanın tüm kaynaklarını tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul ettirmek. Bunun, var olan savaş, yoksulluk, açlık, politik çöküntü, ve çevrenin yok olması döngüsünü bitirmenin tek yolu olduğunu görüyoruz. Sahip olduğumuz teknoloji tüm dünya insanlarına şimdiye kadar hayal dahi edilenden bile daha iyi yaşam standartları sağlayabilir. Nihayetinde insanları bölen yapay sınırları aşabiliriz. Bunu anlamakta güçlük çekiyorsanız şunu düşünün: ABD’de eyaletler birleştiği zaman sınırlardaki askerler kayboldu ve Amerikalılar sınırlardan özgürleşti. Aynısı, bilim ve teknolojinin gezegenin tüm sakinleri yararına kullanıldığı bir dünya için de uygulanabilir.
Var olan eski şehirleri yeniden yapılandırmak yerine müstakil yeni şehirler kurmak daha avantajlı. Böylece yeni şehirler son teknolojinin nimetlerinden faydalanabilir, temiz güvenli ve cazip bir çevreye sahip olabilir.
Öncelikle gezegenin tüm kaynaklarının bir dökümünü çıkarmak gerekiyor. İlk deneysel şehir yada planlama merkezi de diyebiliriz; ekilebilir arazilerin, üretim tesislerinin, ulaşım araçlarının, teknik personelin, nüfusun ve sürdürülebilir bir kültür için diğer tüm gerekliliklerin küresel bir dökümünü çıkaracak. Bu döküm bize insanların ihtiyaçları ve Dünyanın taşıma kapasitesi temelinde insanileşen bir sosyal ve teknolojik gelişme için küresel planlama parametrelerini ortaya çıkaracak. Bu, ancak gezegen kaynaklarının sürekli güncellendiği bir bilgisayarlı model ile başarılabilir.
İlk şehrin işlevi tasarım parametrelerinin doğruluğunu test etmek ve gerektiğinde değişiklik yapmak olacak. Bu yeni sosyal yönelimi kitaplar, dergiler, TV, radyo, seminerler, filmler, tema parkları aracılığıyla öteye taşıyacaklar. Ayrıca bir sonraki şehrin otomatik inşaat süreçleri ile kurulabilmesi için tasarım ve deney yapacaklar. Ayrıca yeni malzemelerin geliştirilme sürecinde ihtiyaç duyulacak alternatif temiz enerji kaynaklarının geliştirilmesi için de araştırma yapılacak.
Yeni sistem geçiş dönemi boyunca insanların tüm gereksinimlerini karşılayacak. Medeniyeti yaşatmak için üstün teknolojiyi ve kaynaklarımızı küresel ve insani bir sistem yaklaşımı içinde birleştirmeliyiz.



Geçiş döneminde kaynakları az olan bölgelere ilave kaynak sağlanacak. Bu gibi yerlere yiyecekler daha az yer kaplaması açısından kuru ve vakumlanmış olarak gönderilebilir. Paketler doğada çözünebilir yapıda olabilir. Ekilebilir arazileri olmayan bölgelerde hidroponik (topraksız) tarım yapılabilir veya balık çiftlikleri kurulabilir veya deniz tarımı da yapılabilir. Enerji ise rüzgardan, ısı yoğuşturuculardan, fotovoltaik panellerden, dalgadan, biokütleden, jeotermallerden ve diğer yenilenebilir kaynaklardan gelecek.
Bilimin farklı bölümlerinden bir araya gelerek oluşmuş bir ekip, proje gerekliliklerine uygun olarak mal ve hizmetlerin kitlesel bir şekilde üretileceği otomatik sistemler üzerinde çalışacak. Bunlar, dünyayı ve insanlarını korumak kollamak adına geleceğin barışçıl orduları olabilir. Bu daha önce hiç yapılmadı ve ancak para bir engel olmaktan çıktığı zaman yapılabilir. Soru paramız var mı yok mu değil, bunu yapabilmek için gerekli kaynak ve araçlarımız var mı.

İlk Aşama
Venüs Projesinin uzun dönemli planlarının ilk aşaması halihazırda uygulanmaktadır. Mucit, endüstriyel tasarımcı, gelecek bilimci, ve Venüs Projesinin kurucusu Jacque Fresco ve yardımcısı Roxanne Meadows, Florida’da 22 dönümlük bir alana, Venüs Projesini tanıtabilmek adına bir araştırma merkezi kurdular. Proje hakkında farkındalık oluşturabilmek için dört adet DVD, broşürler ve bir kitap: “Paranın alamayacağı en iyi şey: Politikanın, Yoksulluğun ve Savaşın ötesinde” çıkartıldı. Ulaşılabilir geleceği görselleştirebilmeye yardımcı olması için yüzlerce futuristik model ve pek çok bilgisayar animasyonu yapıldı.
Akadami ve Emmy ödülü belgesel film yapımcısı William Gazecki tarafından Jacque Fresco’nın yaşamını ve çalışmalarını anlatan önemli bir belgesel yapıdı.
Venüs Projesinin amaçları ve yönelimleri hakkındaki “Cennet ve Oblivion” isimli son belgesel https://www.youtube.com/watch?v=KphWsnhZ4Ag (veya Türkçe altyazılı olarak https://www.facebook.com/ParadiseOrOblivione/) adresinden izlenebilir.


İkinci Aşama
İkinci Aşama Venüs Projesinin geliştirdiği öneriler kapsamındaki bir dünyanın nasıl işleyeceğini tasvir eden uzun metrajlı bir film yapımını kapsıyor. Bu film Dünya gezegeni üzerinde küresel bir aile oluşturan tüm insanların barışçıl bir toplum oluşturmasına yönelik bir vizyon sunuyor olacak. Tüm insanların, paylaştıkları dünyayı daha iyi anlama çabası içerisinde oldukları bir medeniyet. Film hem yetişkinler hem de çocuklar için eğlendirici ve eğitici bir deneyim olarak tasarlanacak. Ayrıca halklar arasında bir köprü kurmak için de bir yöntem sunacak.



Üçüncü Aşama
Venüs Projesi, ideallerini pratiğe dökmek adına tasarım ve önerilerini test etmek için deneysel bir şehir kurmaya yönelik olarak çalışıyor. İlk binaların ve teknolojilerinin ayrıntılı planları çıkarılmaya başlandı. İlk deneysel şehrin inşası için fon sağlama çalışmaları devam ediyor. Kurulacak ilk deneysel şehrin Venüs Projesinin amaç ve hedeflerine yönelik olarak çalışacağı işler şunlar olacak.


  • Dünyanın kaynaklarının insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmesi
  • İnsanları birbirinden ayıran yapay sınırların kaldırılması
  • Para bazlı ulusalcı bir ekonomiden kaynak tabanlı bir dünya ekonomisine evrilmek
  • Dünya kaynaklarının taşıma kapasitesine uymak adına dünya nüfusunun eğitim ve gönüllü doğum kontrolü yoluyla stabil hale gelmesi için yardımda bulunmak
  • Doğal çevremizi elimizden geldiğince restore etmek
  • Şehirlerimizin, ulaşım sistemlerimizin, tarımsal endüstrilerin, ve fabrikaların enerji verimli, temiz ve insanların ihtiyaçlarını karşılar nitelikte yeniden tasarlanması
  • Yeni teknolojilerin tüm halkların yararına paylaşılması ve uygulanması
  • Temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması ve geliştirilmesi
  • Dünya insanlarının faydası için en iyi kalite ürünlerin üretilmesi
  • Herhangi bir mega projeden önce çevresel etki değerlendirmeleri yapmak
  • Yapılanma sürecinde yenilikçiliğin en geniş ölçüde kullanılmasını teşvik etmek
  • Milliyetçiliğin, yobazlığın ve önyargıların eğitim yoluyla yok edilmesini sağlamak
  • Her türlü elitçiliğin yok edilmesini sağlamak
  • Yöntemleri salt düşünceler yerine dikkatli araştırmalar neticesinde oluşturmak
  • Gerçek fiziksel dünyada ihtiyacımızı karşılayacak iletişim becerilerimizin okullarda geliştirilmesi
  • İnsanların yalnızca temel gereksinimlerini karşılamak değil ayrıca insanların tutkuyla girişecekleri işlerde tekdüzelikten sıyrılıp bireyselliklerini keşfetmeleri yönünde teşvikte bulunmak
  • Son olarak, insanları bilgisel ve duygusal olarak gelecekte bekleyen değişimlere hazırlamak

Dördüncü Aşama
Deneysel ilk şehir kurulduktan sonra şehri ziyaret edeceklere insani ve çevre dostu yaşam tarzları hakkında bilgi verebilecek bir tema parkı yapılması da planlanmakta. Akıllıca tasarlanmış, kirlilik olmayan, yüksek verimli ulaşım sistemleri, evler ve şehirler; gelişmiş bilişim teknolojileri ve insanların hayatlarına katkı sağlayacak pek çok yenilik – mümkün olan en kısa zamanda.

Şunun farkındayız ki, hiç kimse geleceği bilemez. Yalnızca elimizdeki mevcut bilgilerden ve trendlerden bir tahminde bulunabiliriz. Nüfus artışı, teknolojik değişim, dünya genelindeki çevresel koşullar, ve ulaşılabilir kaynaklar geleceğe ışık tutmak adına gereken temel bilgiler.

Bu projenin; felsefi, dini, politik, bilimsel veya ideolojik bir bakış açısından tek bir itiraz noktası dahi olamaz.

Venüs Projesi Ütopik veya Disütopik değildir veya idealistlerin uygulanabilir olmayan hayalleri de değildir. Yalnızca zaten bildiğimiz bilgilerin akılcı bir şekilde ulaşılabilir amaçlar doğrultusunda uygulanmasıdır. Eminiz ki önümüzdeki en büyük engel kendi kendimize çizeceğimiz sınırlardır.

Eğer kendinizi bu yönde tanımlıyorsanız, sizi bunun gerçekleştirilmesine yönelik olarak birlikte çalışmaya çağırıyoruz. www.TheVenusProject.com


25 Nisan 2016 Pazartesi

rastsal karşılaşmalar. zin




Spinoza 1
Spinoza okumalarından çıkardığım şeyleri yazıvereyim. Spinozaya göre iki tür duygu vardır. Keder ve neşe. Ve bu duyguları başımıza gelen işlerin bizdeki tesirine göre açıklar. Eğer ki başımıza iyi bir şey gelir ve yaşama gücümüzü arttırırsa bu bize neşe verir. Tam dersi durum ise keder verir. Ve işte can alıcı nokta hangi karşılaşmaların bize keder hangilerinin neşe vereceğini nasıl bilebiliriz. Sınırlarımızı bilerek. Birçok yerde karşımıza çıkan kendini bil öğüdü burada sınırlarını bil olarak çıkmış karşımıza sanki. On yedinci yüzyıldan bir filozof. Okumalar devam etmekte

Spinoza 2
Şu meşhur hikaye Tanrı Ademe elmayı yeme dedi. Bir Adem eğer ki Tanrı ona elmayı yeme dediyse elma hakkında ne düşünebilir ki en fazla? Herhalde elmanın Spinoza’nın deyimiyle bir şekilde zehirli olduğunu  düşünür. Veya öyle düşünmesin de bildiğimiz elma olarak düşünsün. Cennette Ademsin ne olur yahu yemesen bir elmayı da? Adem Tanrının hakkında uyardığı bir elmayı yememesi gerektiğini idrak edemeyecek durumda ise o halde Adem pek de şuurlu biri değildi ve yediği de günah değildi.


Spinoza 3
Spinoza okumalarından geçtiğimiz kadarı ile işte beni en çok heyecanlandıran yer: “Mutlak olarak sonsuz, yani bütün sıfatlara sahip olan tek bir töz (tanrı da diyebiliriz) vardır, ve yaratılmışlar denen şeyler, yaratılmış değildirler, bu tözün tarzları veya var olma tavırlarıdırlar.” Ve Spinoza’yı bize anlatan Deleuze bu alıntıdan biraz önce şöyle der “Ethica’da (Spinoza’nın kitabı) Tanrı dünyadadır, dünya Tanrıdadır”. Bu heyecan verici çünkü bu düşünce yaratılanın ve yaratanın ayrı şeyler olmadığını söyler. Bilmediğimiz bir alemde ayrı bir varlık olarak bir tanrının bizleri seyredip ara ara mesajlar gönderdiği, insanları yönetmek üzere temsilciler atadığı, bizleri bir çeşit teste tabi tuttuğu fikirlerini bir kenara bıraktırır. Tanrı hemen şimdi tüm sıfatlarıyla ve sonsuzluğuyla tam burada bu andadır ve bir biçimde her şey onun ta kendisidir. Her neye elini atsan Tanrı odur. Tanrı o kadar buradadır ki her bir varlık onun bir var olma biçimidir. Ve varoluşun bütün bu çok çeşitliliği Tanrının sonsuzluğundan olsa gerektir. Ve bütün bu biçimlerin sahibi Tanrı olduğuna göre biçimler arasında da hiçbir hiyerarşi olamaz. Yani tüm varlıkların varoluşları aslında Tanrının bir var olma biçimidir ve dolayısıyla hiçbiri diğerinden üstün değildir. İşte bu vurgu, egemenlerin insanları yönetme yetkisini Tanrıdan aldıkları (kut inancı/ asil kan – soyluluk/ tanrı krallar/ firavunlar/ peygamber krallar) savını tümden reddetmektedir. Bir rahibin de, kralın da, dilencinin de, hırsızın da varoluş bakımından birbirinden farkı yoktur ve eşittir.  Spinoza’nın din tarafından aforoz edilmiş olmasına şaşırmamak gerek şimdi.


Spinoza 4
Spinoza’ya göre canlı veya cansız diye bir ayrım yoktur. Canlılar da cansızlar da aynı doğa ve evren yasalarına tabidir. Söz gelimi nasıl ki insanların duygulanışları varsa cansızların da duygulanışları vardır. Kış güneşinin doğuşu bir insan için neşeli bir duygulanış yaratıyorsa, balmumun güneşte yumuşaması da onun güneş karşısındaki duygulanışıdır, veyahut suyun soğuğu görünce donması onun soğuk karşısındaki duygulanışıdır. Yani kısacası canlılara atfettiğimiz tüm özellikler aslında fiziksel değişimlerdir ve bunların tümü cansız maddeler için de geçerlidir ve dolaysıyla da aslında canlı ve cansız şeklinde kategorik bir ayrımdan söz etmek aslında doğru değildir. Bir insan aslında onu oluşturan organların iş birliğidir. Ve organlar da hücrelerden oluşur. Daha yakına gittiğimizde ise fizik yasalarina göre hareket eden atomlar ve moleküller görürüz ve bu açıdan herhangi her yerde bulunabilen atomlardan ve moleküllerden farklı değildirler. Fakat Spinoza insanı bir birey olarak tanımlar. Organlar da bireydir ve insan bir takım organ bireylerinin iş birliği ile var olmuş bir üst bireydir. İnsanlar da bir araya gelip bir futbol takımı oluşturabilir örneğin. Futbol takımı da bir bireydir ve bir birey olarak bir kudrete sahiptir. Yapabilecekleri ve yapamayacakları vardır. Ve ona canlı veya cansız demek anlamsızdır.

Kimyasal Evrim
Birçok insan biyolojik evrimi artık anlamış gibi görünüyor. Çeşitli dinlere ve yaratılış hikayelerine inananlar dahi gördüğüm kadarıyla artık evrimi inançları içinde bir yerlere koymaya çalışıyorlar. Çünkü konu yeterince basit ve eldeki tarihi ve arkeolojik bulgularla da gözlemlenebilir durumda. Genler zaman içerisinde mutasyonla veya eşleşmeyle varyasyonlar oluşturuyor ve bu varyasyonlardan ortama en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalarak ve üreyerek kendini çoğaltıyor ve zaman içinde buna göre türde bir değişim gözlemleniyor. Buna evrimin biyolojik aşaması diyebiliriz. Buraya kadar tamam ancak biyolojik evrimin öncesi, yani ilk bakterinin, ilk proteinin, ilk amino asitin nasıl oluştuğu konusu birçok insan için bir soru işareti. En basit amino asit bile (glisin = NH2CH2COOH) 10 tane atomun belirli bir şekilde birleşmiş olmasından oluşuyor. Peki bu 10 tane atom doğru şekilde nasıl bir araya geldi? Glisini oluşturan 5 hidrojen 2 oksijen 2 karbon 1 azot atomunu farklı renklerde toplar olarak hayal edersek bu topların belirli bir oryantasyonda denk gelerek birleşmesi elbette küçük bir olasılıktır. Ve de elbette iş glisinle bitmiyor. En basit bakteri için bile daha kompleks amino asitlere ve bu amino asitlerin birleşerek oluşturduğu çok daha kompleks proteinlere ve daha bir sürü çeşit moleküllere ve bunların doğru oryantasyonla bir araya gelmelerine ihtiyaç var. Tüm bunların oluşması bu hesapla çok çok daha küçük bir olasılık. Ama işte  kimyasal evrim diye bir şey var ve kimyasal evrim en kompleks amino asitlerin ve hatta proteinlerin oluşumunu bir olasılık olmaktan çıkararak bir sürece dönüştürüyor. Kimyasal evrim de aslında biyolojik evrimle aynı mantığa sahip. Yani ortama uyum sağlayabilenin kendini devam ettirmesi ve çoğalması ortama uyum sağlayamayanın ise yok olması olayı. Şöyle; dünyanın ilk oluşma zamanlarındaki bataklıkları, deniz volkanlarının ağızları gibi yerleri birçok çeşitli atomun bolca bulunup birbiriyle karıştığı bir çeşit kazana benzetebiliriz. Burada sürekli farklı atomlar birbirleriyle denk gelip çarpışma yaparak yani reaksiyona girerek yeni moleküler oluşturuyorlar. Oluşan moleküllerin bazıları ortama göre kararsız yapıda olup kısa bir süre sonra parçalanarak ayrılıyor ve başlangıç atomlarına geri dönüyorlar. Oluşan bazı moleküller ise kararlı yapıda olup ortamdaki varlıklarını sürdürüyorlar. Ve doğal olarak oluşan yeni kararlı moleküllerle beraber de sayıları giderek artıyor yani çoğalıyorlar. Bir yandan da oluşan kararlı moleküller diğer atomlarla veya diğer başka kararlı moleküllerle reaksiyon vererek daha uzun zincirli yeni moleküller oluşturuyorlar. Bunlar da yine kararlılık ve kararsızlıklarına göre benzer bir elemeden geçiyorlar ve böylece kararlı ve karmaşık yapılı moleküller yavaş yavaş oluşuyor ve ortamda çoğalıyorlar. Yani glisin ve diğer amino asitler, çeşitli yağ asitleri, çeşitli kompleks organik kimyasallar onları oluşturan atomların bir anda tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşmuş değiller, kimyasal evrim sürecinden geçerek oluşmuşlardır. Yani doğal seçilim denilen ortama uyumlu olarak varlığını devam ettirebilenin doğada kalarak çoğalması yoluyla. Ve bugün de evrim sürecini inceleyen ve dünyanın ilk ortamlarının taklit edildiği deneylerde laboratuar ortamında bu moleküllerin kendiliklerinden süreç içerisinde oluşabildikleri gözlemlenebiliyor.

Kimyasal evrimle ilgili ayrıntılı bir anlatım için şuraya bakılabilir
http://www.evrimagaci.org/makale/34

Sopayla evcilleştirilmiş insan
İnsan evrimsel süreç içerisinde diğer türlerden beynini kullanma kapasitesi bakımından üstünleşerek ayrılmıştır. Bu kapasite sayesinde tuzak kurup avlanmış, tarımsal yöntemleri keşfetmiş ve hayvan sürülerini de evcilleştirebilmiştir. Hayvan sürülerinin evcilleştirilmesinin aslında bugünkü sömürü düzeninin ilk adımı olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamak için barınak ve yem sağlanan hayvanların etinden sütünden yününden yumurtasından yavrusundan faydalanmaya başlanılmıştı. Hayvan sürülerini ilk evcilleştiren insan grupları elde ettikleri zenginlikle diğer insan gruplarına karşı büyük bir üstünlük elde etmiş olmalıydılar. Böylece kısa sürede diğer insan gruplarına ait bölgeleri de ele geçirip oralara da yayıldılar ve evcil hayvan sürülerine sahip insanlar dünya üzerinde hızla çoğalmaya başladı. İnsanların sayı olarak çoğalması ve hayvanların evcilleştirilmesi sürecinden gelen tecrübe yeni bir ihtimali doğurdu. İnsan topluluklarının evcilleştirilerek sürüler haline getirilmesi. Çünkü evcilleştirilerek disipline edilecek insanlar egemenleri için daha verimli hale gelecek ve egemenler rakip egemenlere karşı büyük bir üstünlük elde edecekti. Benim düşüncem dinin tam da bu zamanda icat edildiğidir. Hayvanların davranışlarına verilen ödül ve cezaların hayvanları evcilleştirmede işe yaradığını gören insanlar diğer insanları da evcilleştirmek için benzen bir yöntem izlediler. İnsan topluluklarını evcilleştirmek için uyulması gereken kuralları din adı altında insanlara verdiler. Kurallara uymayanlar toplum tarafından cezalandırılıyor uyanlar ise ödüllendiriliyordu. Sonraları ise ölümden sonra hayat kavramı da keşfedilecek ve kurallara uymanın büyük ödül ve cezaları öbür dünyaya bırakılacak ve daha kati bir evcilleştirme ve egemenler için kaynak tasarrufu sağlanacaktı. 


17 Aralık 2011 Cumartesi

Uygarlıkların çoğu korkaklık üzerine kuruludur. Korkaklığı öğreterek uygarlaştırmak gayet kolaydır. Cesareti gösteren standartları sulandırırsınız, iradeyi sınırlarsınız, iştahları kurala sokarsınız. Ufukları parmaklıkla çevirirsiniz. Her hareket için bir yasa çıkarırsınız. Kaosun varlığını yadsırsınız. Çocuklara bile yavaş soluk almayı öğretirsiniz. Evcilleştirirsiniz. -dune serisi- f.herbert

9 Kasım 2011 Çarşamba

"her şey ve herkes hatalı olabilir", dedi Leto, "ama iyi arkadaşların cesareti sayesinde her şey düzelir." -dune serisi- f.herbert

22 Ekim 2011 Cumartesi

Sirenlere varacaksın sen en önce,
onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları, yandı,
bir daha evinde onu ne karısı karşılar, ne çocukları.
Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler,
çayırın çevresinde kemikler vardır, öbek öbek,
bunlar kemikleridir etleri çürüyen insanların,
büzük büzük durur kemiklerin üstünde deriler.
Durma orada yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler,
istersen dinle sen, ama bağlasınlar ayakta seni,
hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar
kollarından bacaklarından orta direğe,
ondan sonra dinle Sirenleri doya doya.
Ama dostlarına yalvarır da, dersen ki ne olur iplerimi çözün,
bağlasınlar onlar senin bağlarını bir kat daha sıkı. -odysseia-homeros


17 Ekim 2011 Pazartesi

gözlerini kapa

passerine. zin


omelas’ı bırakıp gidenler - ursula le guin (1973)

Kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle, deniz kıyısında yükselen ışıltılı Omelas şehrine Yaz Şenliği gelmişti. Limandaki gemilerin armalarında bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı çatılı ve duvarları boyalı evlerin ara sokaklarından,  yosun tutmuş eski bahçelerin içerisinden ve caddelerde ağaçların altından, büyük parklardan ve kamu binalarından geçerek geçit alayı ilerliyordu. Bazıları oldukça şıktı:  boz ve leylaki renklerde uzun urbalarıyla yaşlı insanlar, vakur zanaatkârlar, bebekleri kucaklarında yürürken gevezelik eden mutlu kadınlar. Bazı sokaklarda müzik daha hızlıydı. Tefin ve gongun kıpır kıpır vuruşları insanları dans ettiriyordu, bir dans geçidiydi. Çocuklar etrafta koşuşuyor, onların çığırışları kırlangıçlar gibi yükselip müziğin ve şarkı söyleyenlerin üzerinde uçuşuyordu. Bütün geçit alayları şehrin kuzey yakasına, güneşli havanın altında çıplak, ayakları çamurlu, uzun ve kolları esnek kızların ve oğlanların, yarış öncesi sabırsızlanan atlarıyla çalıştıkları, Yeşil Alanlar da denilen büyük sulak çayırların olduğu yere yöneldi. Atlar gemsiz bir dizgin dışında koşumsuzdu. Yeleleri gümüş, altın ve yeşil renkli iplerle örülmüştü. Atlar burunlarından soluyor, yaylanarak yürüyor ve birbirlerine böbürleniyorlardı. Atlar çok heyecanlılardı, onlar bizim törenlerimize kendi törenleriymiş gibi uyum sağlamış tek hayvan türüdür. Uzaklarda, kuzeyde ve batıda, dağlar Omelas körfezini yarım çember içine alacak şekilde yükseliyordu. Sabahın havası öyle temizdi ki, Uludağların tepesindeki kar, aydınlık havada ve koyu mavi gökyüzünün altında kilometrelerce öteden beyaz-altın renklerde ışıyordu.Yarış yolunu işaretleyen flamaları dalgalandıracak kadar rüzgar vardı. Yeşil, geniş çayırların sessizliği, şehrin sokaklarından süzülüp gelen müziği duyuruyor, hoş tatlı havada çanların zaman zaman titreyen, birleşen ve patlayan o coşkulu çınlamaları gitgide yaklaşarak geliyordu.

Coşkulular! Coşku nasıl anlatılabilir? Omelas’ın yurttaşları nasıl anlatılabilir?

Mutlu olsalar da, görüyorsunuz, basit insanlar değillerdi. Bizse neşe sözcüklerini pek telaffuz etmiyoruz artık. Bütün gülümsemeler suratlara yontulmuş. Böyle bir betimleme bazı varsayımlar yapmaya iter bizi. Böyle bir betimleme duyunca, soylu şövalyelerince çevrilmiş, azametli atı, yada iriyarı kölelerinin taşıdığı altın tahtı üzerinde bir kral aramaya koyuluruz. Fakat bir kral yoktu. Kılıç kullanmazlardı ve köleleri de yoktu, barbar da değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, fakat çok az olduklarını sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadığı gibi borsa, reklam, sivil polis veya bombalar olmadan da yaşıyorlardı. Yine tekrarlıyorum, bunlar basit insanlar değillerdi. Cahil çobanlar, soylu vahşiler, saftirik ütopyacılar değillerdi. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu ki, sürekli çokbilmişlerce ve entelektüellerce de kaşınan, mutluluğu daha ziyade aptallık sayan kötü bir huyumuz var. Yalnızca acı çekmek bilgeliktir, yalnızca kötü olan çekicidir. Sanatçının hainliğidir bu: Kötülüğün sıradan ve acının korkunç sıkıcı olabileceğini kabul etmemek. Bükemediğin eli öp. Sıkışırsan, tekrar et. Fakat kederi övmek, sevinci yermektir. Şiddeti kucaklamak, diğer her şeyi kaybetmektir. Neredeyse her şeyi kaybetmişiz biz. Artık mutlu bir insanı tarif edemeyiz yada hiçbir şeyi coşkuyla kutlayamayız. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ki size? Çocukları mutlu olsalar bile, kendileri saf ve mutlu çocuklar değillerdi. Onlar olgun, bilgi sahibi, hayatları mahvolmamış arzulu yetişkinlerdi. Ah tanrım. Daha iyi tarif edebilmeyi isterdim. Sizi inandırabilmeyi isterdim. Benim sözcüklerimde, Omelas evvel zaman içinde çok çok uzaklarda bir peri masalı şehrini çağrıştırıyor. Belki de en iyisi sizin onu kendi hayallerinizde kurmanız, bu bazı fırsatlar da yaratacaktır, kuşkusuz ben hepinize uyamam. Örneğin teknoloji nasıl olmalı? Omelas’ın insanları mutlu insanlar olduklarına göre, bence sokaklarda arabalar veya havada helikopterler yoktur. Mutluluk; gerekli olan, gerekli olmayan ama zararlı da olmayan ve zararlı olan arasında ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoriye gelirsek, -şu gerekli olmayanlar fakat zararlı da olmayanlar, konfor, lüks, bolluk gibi-, mükemmel bir merkezi ısıtma sistemi, yeraltı trenleri, çamaşır makineleri, henüz burada icat edilmemiş her türlü acayip makineler, uçan aydınlatma cihazları, yakıtsız güç kaynakları, soğuk algınlığı için tedavi. Yada bunların hiçbiri olmayabilir de, fark etmez, hayal gücünüze kalmış. Ben insanların, tepelerdeki ve kıyılardaki kasabalardan, Şenlik öncesi son günlerde, çok hızlı küçük trenlerle ve iki katlı tramvaylarla geldiklerini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem çiftçiler pazarından daha sade olmasına rağmen, aslında şehirdeki en güzel bina olduğunu hayal etme eğilimindeyim. Fakat trenleri de olsa, korkarım, Omelas bazılarınız için ancak idare eder durumda hala. Kahkahalar, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Bunlara bir de seks partilerini ekleyin bari. Eğer bir seks partisi yardımcı olacaksa çekinmeyin. Güzel, çıplak, yarı kendinden geçmiş kadın ve erkek sunuların, bir kadınla veya bir erkekle, sevgiliyle veya bir yabancıyla, her kimle kanı kaynarsa bir olacağı tapınaklar- Bu benim ilk aklıma gelen olsa da, Omelas’da bir tapınak olmaması, ya da en azından insansız tapınaklar olmaması daha iyi olur. Dine evet, ama din adamlığına hayır. Elbette güzel çıplaklar açlık duyanların iştahına ve tenin coşkusuna kendilerini kutsal sufleler gibi sunabilirler. Bunlar da katılsın geçit alaylarına. Tefler, çiftleşenlerin üzerinde çalsın ve arzunun zaferi ilan edilsin gonklarla, ve (değil önemsiz bir nokta) bu haz dolu ayinlerin meyvelerini herkes sevsin, korusun. Bildiğim bir şey de Omelas’da hiç suçluluk olmadığıdır. Fakat daha başka ne olmalı? Başlangıçta uyuşturucular olmamalı diye düşündüm ama tutuculuk bu. Sevenleri için, kalıcı etkili kafası güzel drooz şehrin sokaklarına sıkılabilir. Drooz başlangıçta akla ve bedene büyük bir ışık ve görkem getirir ve birkaç saat sonra gelen hülyalı rehavet, evrenin en gizli saklı sırlarıyla dolu harika görüntülerle birlikte cinsel hazzı uyarır. Daha mütevazi tatlar için bence bira uygun olur. Başka ne olabilir bu haz şehrinde başka ne olabilir. Zafer duygusu tabi ki, cesaretin kutlanışı. Madem din adamları olmadan da olabiliyor, askerler de olmasın o zaman. Başarıya ulaşmış bir katliam için duyulan coşku doğru bir coşku biçimi değil. Bu korkaklık, ve boş. Başka bir düşmana karşı değil fakat tüm her yerdeki insanların ruhlarındaki en güzel ve en haklı isteklerin toprağa gelen yazla bütünleşmesinin asil zaferinden duyulan sınırsız ve cömert bir mutluluk. Bu Omelas’ın insanlarının yüreklerinin kabardığı şeydir ve kutladıkları zafer yaşamın kendisidir. Onların birçoğunun drooz kullanmaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Geçit alayları büyük çoğunlukla Yeşil Alanlara ulaşmıştı. Yiyecek satıcılarının kırmızı ve mavi çadırlarından harika kokular yükseliyor. Çocukların yüzleri inanılmaz sevimli, bir adamın kırlaşmış sakalının kenarında ise pasta kırıntıları var. Genç erkekler ve kızlar atlara binmişler ve başlama çizgisinin önünde toplanmaya başlıyorlar. Yaşlı, kısa boylu, şişman ve güleç bir kadın bir sepetten çiçek dağıtıyor ve çiçekleri uzun boylu genç adamların ışıldayan saçlarında. Dokuz yada on yaşında bir çocuk kalabalığın kenarında oturmuş, yalnız başına, tahta flütünü çalıyor,  insanlar dinlemek için duraksıyor ve gülümsüyorlar fakat onunla konuşmuyorlardı, Çünkü o çalmayı kesmez ve onları görmez. Kara gözleri seslerin ince büyüsüyle tamamen kendinden geçmiş.

Bitiriyor, ve tahta flütü tutan elleri yavaşça aşağı iniyor.

O özel kısa sessizlik bir işaretmişçesine, başlama çizgisinin yanındaki eğlence çadırından bir boru sesi yükseliyor. Emredici, melankolik, içe işleyen. Atlar ince bacakları üzerinde şaha kalkıyor ve bazıları kişneyerek cevap veriyor.  Aydınlık yüzlü, genç biniciler atlarının boyunlarını okşayıp onları sakinleştiriyorlar. Atlarına “sakin ol, sakin ol güzelim, umudum…”diye fısıldıyorlar. Koşu parkurunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başlamıştı.

Bu şeye inanıyor musunuz? Şenliği, şehri, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? O halde size bir şeyi daha anlatmama izin verin.

Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrum katında, yada şu ferah evlerinden birinin mahzeninde bir oda var. Kilitli bir kapısı var ve hiç penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağı kaplanmış bir pencereden tozlu az bir ışık, tahtaların arasındaki çatlaktan içeri sızıyor. Odanın bir köşesinde paslı bir kovanın yanında, uzun saplı, pislikten katılaşmış, berbat kokulu bir çift paspas duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca bir ıslaklık geliyor ele, mahzen pisliği genelde böyle olur zaten. Oda yaklaşık üç adım boyunda ve iki adım genişliğinde: eski bir elbise dolabı yada bir eski eşya deposu. Odada bir çocuk oturuyor. Bir oğlan çocuğu da olabilir kız çocuğu da. Altı yaşında görünüyor fakat aslında on yaşında. Bir geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuştur, belki de korku, yetersiz beslenme ve ihmal yüzünden sonradan böyle olmuştur. Kovanın ve iki paspasın en uzağında bir köşede kamburu çıkmış otururken, burnunu kaşıyor ve sıklıkla ayak parmaklarını yada üreme organını yokluyor. Paspaslardan korkuyor. Onları korkutucu buluyor. Gözlerini kapıyor fakat paspasların yine de orada olduğunu biliyor. Kapı kilitli ve kimse de gelmeyecek. Kapı her zaman kilitli ve hiç kimse asla gelmez, fakat bazı zamanlar -çocuğun zaman algısı yok- kapı çarparak açılıyor ve birisi yada birçok kişi geliyor. İçlerinden biri gelip çocuğu kalkması için tekmeliyor. Diğerleri yanına yaklaşmıyor hiç. Fakat korku dolu iğrenmiş gözlerle ona bakıyorlar. Yiyecek tası ve su çanağı aceleyle dolduruluyor, kapı kilitleniyor ve gözler kayboluyor. Kapıya gelen insanlar asla bir şey söylemiyor, fakat bütün ömrü eski eşya deposunda geçmemiş, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlıyan çocuk bazen konuşuyor. “İyi olacak” diyor. “Lütfen bana izin verin, iyi olacağım” diyor. Asla cevap vermiyorlar. Çocuk eskiden geceleri yardım çığlıkları atardı ve iyice ağlardı fakat artık ağlaması bir çeşit inleme halini almış “ığğ-hıı-ığğ-hıı” ve gitgide daha az konuşuyor. Çok cılız, bacaklarında hiç et yok, karnı kemiklerine yapışmış. Günde yarım tas mısır bulamacıyla besleniyor. Çıplak. Kaba eti ve uylukları sürekli kendi dışkısı üzerinde oturduğu için kapanmayan yaralarla dolu.

Hepsi, bütün Omelas halkı, onun orada olduğunu biliyor. Bazıları onu görmeye geliyor, bazılarıysa yalnızca onun orada olduğunu biliyor. Hepsi onun orada olması gerektiğini biliyor. Bazıları niye olduğunu anlıyor bazılarıysa anlamıyor, fakat hepsi biliyor ki onların mutluluğu, şehirlerinin güzelliği, arkadaşlıklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, âlimlerinin bilgisi, zanaatkârlarının ustalığı, hatta havaların güzel oluşu ve hasatlarının bereketi, tamamen, o çocuğun tiksinç sefaletine bağlı.

Bu durum genellikle çocuklar sekiz ile on iki yaşları arasındayken, bunu anlayabilecekleri düşünülürken, onlara açıklanır. Çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla genç insanlardır. Ama sık sık bir yetişkinin de çocuğu görmeye yada bir kez daha görmeye geldiği olur. Bu durum onlara ne kadar iyi açıklanmış olsa da, bu genç izleyiciler gördükleri karşısında sarsılırlar ve gördükleriyle hasta olurlar. Aşmış olduklarını sandıkları iğrenme duygusuna kapılırlar. Bütün açıklamalara rağmen duruma kızarlar, öfkelenirler ve acizlik hissederler. Çocuk için bir şey yapmak isterler, fakat yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk o aşağılık yerin dışarısına, gün ışığına çıkarılırsa, eğer temizlenir beslenir ve rahat ettirilirse, bu iyi bir şey olacaktır. Fakat eğer bu yapılırsa o gün o saat Omelas’ın bütün zenginlikleri, güzelliği ve hazzı yok olup gidecektir. Kurallar bunlar. Omelas’taki herbir yaşamın iyiliğini ve güzelliğini, bir tek küçük gelişme için değişmek: bir tekinin mutluluk şansı için binlercesinin mutluğunu yok etmek: bu suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır aslında.

Kurallar kesin ve katı, çocuğa bir tek güzel söz bile söylenemez.

Genç insanlar çocuğu gördüklerinde ve bu korkunç paradoksla yüzleştiklerinde evlerine göz yaşları içinde yada kuru bir galeyanla koşarlar. Bunun üzerine haftalarca veya yıllarca düşünürler. Fakat zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki, çocuk özgürlüğüne kavuşturulsa bile, bundan pek bir şey anlamayacaktır. Sıcak olmanın ve beslenmenin hafif bir hoşluğu, ama daha fazlası değil. Gerçek coşkunun ne olduğunu bilemeyecek kadar aşağılanmış ve embesilleşmiştir. Korkularından kurtulamayacak kadar uzun süre korkmuştur. Davranışları insanlara uyum sağlayamayacak kadar kaba sabadır. Açıkçası bunca zamandan sonra onu koruyan duvarlar, gözleri için karanlık ve üzerinde oturacağı kendi pisliği olmaksızın muhtemelen o yok olacaktır. Gerçeğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp durumu kabullendikleri zaman adaletsizliğin acısına döktükleri gözyaşları diner. Yine de onların gözyaşları ve öfkeleri, cömert olmaya çalışmaları ve de çaresizliklerinin kabulüdür belki de hayatlarındaki görkemin gerçek kaynağı. Onlarınki sorumsuz ve boş bir mutluluk değildir. Çocuğun olmadığı gibi kendilerinin de özgür olmadığını bilirler, acımayı bilirler. Mimarilerini seçkin, müziklerini dokunaklı ve bilimlerini üstün kılan, çocuğun varlığı ve onun varlığından haberdar olmaktır. O çocuk sayesinde diğer çocuklara böylesine duyarlı davranırlar. Bilirler ki, eğer o biçare orada karanlıkta ağlayıp sızlamazsa, diğer çocuk, o flüt çalıcısı, genç at binicileri yaz sabahının ilk ışıklarında yarış için tüm güzellikleriyle hazır olduklarında, o neşeli müziklerini yapamaz.

Onlara şimdi inandınız mı? Daha inanılır değiller mi? Fakat anlatacağım bir şey daha var ki, bu biraz inanılmaz.

Çocuğu görmeye giden bazı genç kızlar veya erkekler ağlamak veya çileden çıkmak için evlerine dönmez, esasında evlerine hiç dönmezler. Bazen daha yaşlı adamlar ve kadınlar da bir iki gün sessiz kalıp evlerini terk ederler. Bu insanlar sokağa çıkar ve sokak boyunca yalnız başlarına yürürler. Yürümeyi sürdürürler ve Omelas’ın güzel kapılarından geçip şehirden doğruca çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürürler. Her biri yalnız başına yürür, oğlan yada kız, erkek yada kadın. Gece çöker, yolcular köy yolları boyunca, sarı ışıklı pencereleri olan evlerin arasından ve tarlaların karanlığı içinden geçip giderler. Her biri yalnız başına, batıya veya kuzeye, dağlara doğru giderler. Devam eder, Omelas’ı terk ederler. Karanlığa doğru yürür, bir daha geri gelmezler. Gittikleri yer mutluluk şehrinden daha zor hayal edilebilir bir yerdir çoğumuz için. Tarif edemem. Var olmama ihtimali de var. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

çalar saatler 
Yıldız patlamaları, çalar saatler. Vakti geldiğinde uyanışlar. 20 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız 19 yıl önce ömrünün sonuna gelip muazzam bir enerji boşalmasıyla patladıysa, o patlama esnasında saçılan enerjiler 1 yıl içinde dünyaya ulaşacak demektir.  Sadece bir yıldız patlamasıyla oluşabilecek bir enerji, özel bir frekans. Bu özel enerji, dna sarmalımızdaki uyur haldeki bazı kısımları uyandırıyor olabilir mi? Bu dna kısımları o yıldız patlamasını bekliyor olabilir mi? Yeni bir buzul çağı varsa kaderimizde, uyanacak o dna kodlarına, genlere, ihtiyacımız olacak belki. Buzul çağının, yıldız patlamalarının ve dna’mız ortak bir zamanlaması olabilir mi?